kıramıyorum şeytanın bacağını,
lades kemiğini kırar gibi.
dağıtıyor dikkatimi,
“at bakiyim topu” abilerinin asistleri.
altta kalanın canı çıksın oyunundan gelir,
düşene bir tekme daha vurma eğilimi.
saçın geçmişe takılmış gibi,
tükürün suratına ki düşsün ateşi.
ateş hattı yaptı cereyan,
git yorgan altına saklan.
sen hamursun, acıyla yoğrulan
zamanla olgunlaşan tek şey armut ulan.
güveniyorsun, yol tarifi sorulan esnaflara duyulan güven gibi.
gülüyorsun, fakat hissediliyor şakakların öfkeli.
bebekler ve yaşlılar arasında varolan ama bir türlü bulunamayan yedi fark gibi,
damarlarından kan değil, tren geçiyor sanki.
bakarsın bir gün öyle bir cümle kurarız ki noktalama işaretlerinin vurgusuna gerek kalmaz belki.
yere tükürmenin hazzını yaşayabilenlerin değil; ancak elleri cebindeyken elini yumruk yapabilenlerin kavgasına hoşgeldin.
karar vermen gereken sorularla karşılaştığında mı yoksa karar verdikten sonra mı sigara yakarsın? (birkaç kelime büyük bir uçurum)
topuklara sıkılan cümleler yüzünden,
bıyıkları kesilen kediler gibi denge kaybı düşüşleri.
boynunu fermuara sıkıştırma korkusu yüzünden,
mevsim değişikliği talebi.
yer yarılmış da içine girmişizdir gibi,
bariz aşüfte gülüşleri.
herhangibirhiçkimseye ithafen.
kulağıma ezanı tekrar okusalar. cenin pozisyonundan yeni çıkmış bedene gösterebildikleri utanma barındırmayan ses tonuyla, bir gülme tutmadan, bu yaşımızda kulağıma ezanı tekrar okusalar.
öğreniyorum ki; “bize mutlaka en önemli şeyleri yanlış öğrettiler. musallada cenin pozisyonuna ihtiyaç duyulmaması. ki bize öğretilen en baskın duygu korku.”
biliyorsun; öyleler ki duygu kanserinden ziyade kanserden korkuyorlar. lüzumsuz kibarlık ve samimiyet süzgecinden geçebilen cümleler duymayalı çok -beş vakit- oldu. birkaç aile bireyi ve garsonlardan başka hesap vereceğine inandığın olgular varsa günü geldiğinde söyleyeceklerini önce kendi içinde prova ediyorsun.
ve bunu da biliyorsun ki, beklediğin gün geldiğinde kağıttan okur gibi ezberlediğin cümleleri ses tonun ele verecek.
2011türkiye’sinde başarabildiğim iki şey vardı; beklemek ve durmak arasındaki farkı kavramak. yeni yıl duası olarak: kibirli bir şefkate muhtaç kalmamak dileğiyle. arzular şelale.
-harf standartımın üstünde yazmak-
öksürdükçe elime bakıyorum. bir türlü kan gelmiyor.
bahsi geçen, sağ elin sol göğüse koyularak ifade edilen duyguların hiçbirini bünyemde barındıramıyorken, bu denli hacimsiz-boş hissederken nasıl olur da yerçekime dahil olup dibe düşmeye devam edebiliyorum kafam almıyor.
benim bunları yazmamı, senin rakıya oturmanı, onun hayatını sonlandırması sağlayan şu durumların aslında varoluş için gerekli olması çok mu orospu yoksa matematik dersinde gördüğümüz ters orantı mı? iki artı ikinin beş olduğunu da hepimiz öğrendiğine göre başka derse geçsek diyorum hocam. -zil bozukmuş.
“insan olduğumu unutup, düşünerek hareket ediyorum. oysa insan dediğin gelişine vurur abi.”
hemen tırnağımla pantolonumu kazımaya başlıyorum. gözlerimi yerde uzun süre gezdiriyorum. mübarek sulanma bir türlü geçmiyor. yutkunursam anlaşılır. hoop, bir damla yanaktan aşağı oradan dudak kenarına yuva yapıyor. tek başına o yolu çekmeyi hiç sevmiyor olmalı ki biri geldi mi diğer damlalar da peşinden adeta musluk bozulmuşçasına geliyor. iyi de ben 13 yaşından beri kalabalıktan hoşlanmıyorum. e buraya kadar gelmişken bu acının hakkını vermek gerek diyorum. hemen annemin cenazesini kurguluyorum. ağlaağlaağla. bitti. cenaze arabasını bekliyorum. öksürdükçe elime bakıyorum. bir türlü kan gelmiyor.
Bence burada durmalı veya yokuş aşağı basmalı.
Hayatın yitip götürdüğü, götürmekte olduğu ve götüreceği gerçeğini bir kenara koyacak olursak, sıkıldığımı farkettim. Hani madem bu kadar duygu bütünlüğü yoğun bir varlık yaratıyosun, makul eşlerle karşılaştır. Ne biliyim artık ben bulamıyorum, bulunca da nelerle karşılaşıyorum bunun farkındasın, bari bu seferlik o beni bulsun. -Mehmet’ten Allah’a açık mektup
(Sen seversin bunu delikanlı)
“İlk günü böyle geçecektir. Sonrakiler de böyle geçecektir. Başta, anlamayacaktır. Biraz daha eski acemiler ona anlatmaya çalışacak, ne olduğunu, nasıl olduğunu, ne yapılması gerektiğini ve ne yapılmaması gerektiğini bazen ona açıklamaya çabalayacaklardır. Ama çoğu zaman, bunu başaramayacaklardır. Keşfettiği şeyin korkutucu bir şey olmadığı, bir kabus olmadığı, birden uyanacağı bir şey olmadığı, zihninden kocacağı bir şey olmadığı nasıl açıklanır, hayatın, gerçek hayatın bu olduğu nasıl açıklanır, her gün bunun olacağı, varolan şeyin bu olduğu ve başka bir şey olmadığı, başka bir şeyin varolduğuna inanmanın, başka bir şeye inanır gibi yapmanın lüzumsuz olduğu, bunu gizlemeye çalışmaya, örtmeye çalışmaya bile değmediği, bunun arkasında, ya da altında, ya da üstünde olacağı varsayılan başka bir şeye inanır gibi yapmaya değmediği nasıl açıklanır. Bu vardır, hepsi o kadar.” -Georges Perec (W, s. 136)
Allah’ım. Artık bu günaha ortak olmak istemiyorum. Abimin iletisinde “yok” yazıyor. Ama ben biliyorum ki yan odada ve hala bilgisayar başında.
Güzel bi rüya gördükten sonra uyanınca insanın kendi bilincini kapamaya çalışması, belki rüya devam eder ümidi. Bildiğin “acı gerçek” amınakoyim.
“Yaptığım hiçbir şeyden pişmanlık duymadım.” diyerek vermek istediği -ayakları yere sağlam basan kişi- izlenimine kanma. Bencilliği farket.
Akıl şaşıyor, gönül şaşıyor. Egonun terazisi şaşmıyor. -Oral Gürpınar
http://kristalmigren.blogspot.com/
